Zincirlikuyu.Net-Internetteki Evimiz
  ANASAYFA     FORUM   FOTOĞRAF ALBÜMÜ   VİDEOLAR     LİNKLER   YAZARLAR   SİTE İLETİŞİM  
Menü
Zincirlikuyu
Tanıtım
Konum
Belediye
Çand û Ziman
Çîrok
Tiştonek
Stran û Klam
Zimanê Kurdî
Naven Zaroka
Mesele û Henek
Gotinen Mezinan
Platform
Anı
Şiir
Kurdî
Görüş
Sanat
Folklör
Söyleşi
Gündem
Araştırma
Kitap/Film
Öykü/Deneme
Site Ekran
Basından Seçmeler
Gazeteler
Telefon Rehberi
Kan Grubu Listesi
Sağlık, Yaşam
Özgün Çekimler
Özgün Albümler

Üye Paneli
Üye Adı
     Şifre
(Üye Ol)

Şu an Bağlı:
Ziyaretçi: 15
Üye: 0
Toplam: 15

Imza Kampanyasi !


Kûrtçe dersler
resime tiklayiniz

Islami Konular

Davetiyeler

Birnebun

2,5 MB...... >>bixwîne


   Kasabamıza hoşgeldiniz!    

 Anasayfa » Araştırma

Tertele'ye İnadın Bir Politik Dehası: Dr. Şıvan (Sait Kırmızıtoprak) 3

Sait AYDOĞMUŞ


Dr. Şıvan belli bir plan ve proje çerçevesinde çalışmalarını hızla sürdürmektedir. Bu çerçevede Güney Kürdistan'a gitmeden önce, fazla dikkat de çekmemek için, ailesi ile birlikte Kuzey Kürdistan'da politik amaçlı bir geziye çıkar. Bu gezi boyunca uğradığı şahıslardan bir tanesi, halen anılarını yazmış bulunan ve o sıralarda TİP'te yeralan –aynı zamanda 49'lulardan biri olan- Dr. Naci Kutlay'dır. Epeydir Dr. Şıvan ile görüşmedikleri anlaşılan Naci Kutlay, O’nun yeni görüşlerini çok şaşırtıcı bulacaktır:

 

“Sait Kırmızıtoprak'a ilişkin anılarım pek çoktur. Arkadaş olarak iyi ilişkiler içindeydik, yaşam çizgisini ve görüşlerini yakından izledim. Türkiye'den ayrılmaya karar vermişti. Son kez, 1969'da gördüm. Ağrı'ya İsmet'le (Sait Kırmızıtoprak'ın eşi-SA) birlikte ziyarete gelmişlerdi. Kırmızı bir arabası vardı. Yolboyunca birçok dostlarına uğramışlardı. Fakat eski Sait değildi artık. Şeyh, ağa ve beylere karşı Vatan gazetesi'nde, Yön dergisi'nde yazı yazan Sait Kırmızıtoprak yoktu şimdi. Ağalara, beylere karşı daha yumuşak, hatta onların Kürt ulusal sorunundaki yerlerini ve işlevlerini öne çıkarıyordu. Bunlara karşıtlığın yanlış olduğunu söylüyordu. Sait'in bir özelliği de güzel ve çok konuşmasıydı. Sırayı kimseye vermezdi çoğu zaman. Bu arada ABD'ye karşı da tavrı değişmişti. Eskiden ABD'yi suçlayan, dünyadaki haksızlıklarda ve savaşlarda günahının çok olduğunu söyleyen Sait gitmiş, ABD'nin Kürtlere ilgi duyabileceği, Kürt sorununun çözümünde yardımcı olabileceği ve Kürtlerin de ABD karşıtlığı ile bir yere varamayacaklarını vurgulayan bir noktaya gelmişti. Sait'deki bu değişimin birçok nedenleri vardı, ama doğrusu yine de bana garip geliyordu.[1]

 

Çoğu kişi, Dr. Şıvan'ın, Güney Kürdistan'a gittikten sonra görüşlerini değiştirdiğini sanır, ama görüldüğü gibi gerçek bunun tersidir. Aksine Güney macerası, bir avuç insanın, özellikle de bunlardan biri olan Dr. Şıvan tarafından yıllar sonra nihayet doğrultulup özümsenen bir ulusal kurtuluş stratejisinin, üstelik çok ağır bir bedelle 35-40 yıl daha akamate uğratılmasını ciddi biçimde etkileyecektir. Zira yukarıda belirtilen projede, Güney’e duyulan umut, beklendiği gibi olmak yerine, neredeyse tersi bir pratikle umutsuzluğa dönüşecektir. Güney’e gidiş, daha sora kısmen ayrıntılandırılacağı gibi Saitleri ve hareketlerini birleştirmek yerine, ayrılıklarını körükleyecek, çelişkişlerini artıracak ve nihayet hem İki Said’in hem de partilerinin etkinliklerinin sonunu getirecekti. Bu “son”, Kuzey’deki Kürt ulusal hareketini, Cumhuriyet dönemindeki ayaklanmaların bastırılması sonrasında, yeniden dirilme ve yükselme koşullarının oluştuğu 1970’li yıllara, ideolojik ve politik anlamda belli bir ulusal stratejiyi özümsemiş, örgütsel anlamda belli bir tecrübeyi edinmiş liderlerden ve hareketlerden ederek/kopararak, Şakir Epözdemir’in deyimiyle hareketi “ortaokul ve lise talebelerine” bırakacaktı.

 

Bu biyografik yazı çerçevesinde ayrıntsına girmemek koşuluyla Güney’de İki Said’in başına gelenlere ve belli başlı nedenlerine, son bölümde, kısaca değineceğim. Ama bundan önce, Dr. Şıvan ve arkadaşlarının kurduğu T-KDP’nin programatik görüşlerinin şahsında, Dr. Şıvan’ın görüşlerinin politik evriminin ve Kürt hareketindeki rolünün son safhasını anlatıp irdeleyeceğim.

 

Yukarıda belirtilen gelişmeler sonucunda, 4 Ekim 1969 tarihinde Güney’e geçip belli bir ekiple oraya yerleşen Dr. Şıvan ve arkadaşları, daha sonra anlatacağım bazı nedenlerle Sait Elçi’nin TKDP’si ile anlaşamayacaklarına karar verdikten sonra,  Ankara’da yapılan bir kongre ile 28 Haziran 1970’te (Şêx Seîd ve arkadaşlarının idam edildikleri günün yıldönümünde) T-KDP’nin kuruluşunu ilan etmişlerdir.

 

Dr. Şıvan’ın, T-KDP’nin kuruluşu ile bir başka safhaya taşıdığı bu  proje, o dönemde sağı, milliyetçileri ve solu ile ideolojik, politik ve örgütsel olarak henüz olgunlaşmadığı için, stratejisine ve sorunlarına da şaşı bakan, bu sorunlar için çarpık çözümler üretip öneren Kürt politik akımlarının, özellikle Kürt solunun politik ve örgütsel evrimi bakımından çok önemli sayılabilecek bazı yeni hususları ve gelişmeleri içermektedir.

 

Dr. Şıvan, herşeyden önce, genel olarak miletleşme ve onun temel ideolojisi olan milliyetçiliğin, özel olarak da Kürt milletleşmesinin ve milliyetçiliğinin tarihini, bir Kürt siyasetçisi olarak, bilimsel bir metotla incelemiş ve bu konuda günümüzde de doğrulanan ve geçerliliğini koruyan sağlam bir politik perspektif ortaya koymuştur. Dr. Şıvan, Kürtlerin milletleşmesini, hem geçmişte hem de günümüzde doğrudan ilgilendirdiği için, Osmanlılar dahil, Türklerin tarihini ve milletleşmesini ve dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin özelliklerini de araştırıp yorumlamış ve bunların, o günlerin Kürt ve Türk politikasıyla diyalektik bağını kurmuştur. Yanısıra Dr. Şıvan, Türk egemenlik sisteminin sosyo-ekonomik ve kültürel niteliğini, sistemin iktidar bloğunu ve onun sınıfsal karekterini ayrıntılarıyla inceleyip ortaya koymuştur. Dr. Şıvan, Kürt toplumunun da sosyo-ekonomik yapısını inceleyerek tahlil etmiş ve bunun sonuçlarını, ulusal kurtuluş mücadelesinin dinamiklerini ve ittifaklarının saptanmasını da değerlendirmiştir.  

 

Tüm bunlar sayesinde,  Dr. Şıvan, Türk sol alanını/atmosferini sadece örgütsel olarak terk etmekle kalmamış, ideolojik-politik olarak da Türk solunun, hatta o dönemin uluslararası hakim sol çizgisinin, ulusal kurtuluş mücadeleleri ile ilgili kimi yanlış ideolojik ve politik saptama ve yönelimlerini de terk etmiştir. Gerek örgütsel olarak gerekse de ideolojik ve politik olarak, tamamen Kürtlerin ulusal kurtuluşlarının çıkarlarını temel alan bir radikal kopuştur bu.  Bu kopuşun dayandığı bilincin görece derinliğini, sağlamlığını ve dolayısıyla radikalliğini anlamak için o dönemde Türkiye'de, Kürdistan'da, bölgemizde ve dünyada, grafiği hızla yükselen birkaç ideolojik ve politik akımı, kavramsal olarak da olsa dile getirmek lazım: Sosyalizm, anti-emperyalizm ve anti-Amerikanizm.

 

Dr. Şıvan, daha Güney'e gitmeden önce, bu üç ideolojik-politik akımın basma-kalıp reel görüşlerini ve çıkarlarını değil, Kürtlerin ulusal kurtuluş mücadelesinin çıkarlarını ön plana alan görüşleri ve dolayısıyla bu görüşlere uygun bir politik stratejiyi benimsemeye karar vermiştir. Daha doğrusu 1960'lı yılların ağır, kahırlı politik mücadelesinin teorik ve pratik birikimi, Dr. Şıvan ve arkadaşlarının politik görüşlerinde ve dolayısıyla ulusal kurtuluş için öngördükleri stratejide radikal bir değişimi sağlamıştır.

 

O dönemi yaşayan, özellikle solcu Kürtler, yukarıda anılan akımların yükselen dalgasının gücünün azmini de cezbini de çok iyi bilirler. Üstelik Kuzey Kürtleri için, yükselen bu ideolojik politik dalganın bilgi kaynağının ve ufkunun özellikle Türk solununkisiyle sınırlandığını da… Böylesi koşullarda, üstelik, anılan akımlardan anti-emperyalizm ve anti-Amerikancılıkla kimlik bulan MDD çevresine daha yakın olan/duran Dr. Şıvan'ın (Bu konu için Musa Anter'in Doz yayınları tarafından İstanbul'da yayınlanan “Hatıralarım” adlı kitabının 183-186 sayfalarına bakınız.), bu dalgayı aşmak bir yana, ona karşı durmasının güç ve anlamının azametini, bilincinin derinliğini, ancak anılan dönemi yaşayıp o güçlü dalgaya kapılanlar, çok daha iyi anlayıp kavrayabilirler.

 

Hiç karşılaşmamakla beraber, okuduklarımdan ve dinlediklerimden, Dr. Şıvan’ın zeki, çok enerjik, yurtsever, fedekâr ve yardımsever bir insan olduğunu biliyordum. Zekası, enerjisi, kararlılığı, bilinci, cesareti ve hırslarıyla öyle bir dehaydı ki, anadili Zazaca olduğu halde, bir yıl içinde Kurmanci’yi mükemmel bir biçimde öğrenip yazmakla kalmamış,  Kamuran Bedirxan ile beraber Kürtçe gramer, J. Blau ile beraber de Kürtçe-İnglizce-Fransızca bir sözlük yazıp yayınlamıştır.  Ancak tüm bunlar, o dönemi ve bahsedilen o politik akımların yükseliş dalgasını, İstanbul'da, Türkiye'deki öğrenci hareketi içinde ve DDKO'da bizzat yaşamış birisi olarak bir konudaki merakımı giderememişti. O dönemde, politik bilinci ve ufku, ağırlıkla Türkçe okuduklarıyla oluştuğu ve bunun Türk solundan etkilenmesinin ortamını daha bir olgunlaştırıp güçlendirdiği Kürt sol atmosferi içinde, Dr. Şıvan'ın anılan politik bilincinin ve örgütsel tutumunun kaynağı neydi, neresiydi?

 

Her Kürt gibi, Dr. Şıvan'ın da o sırada grafiği hızla yükselen Güney Kürdistan'daki hareketten etkilendiği muhakkaktır. Ancak bunun kendi başına anılan değişimin kaynağını açıklamaya yeteceği kanaatinde değildim ve değilim. Tatmin olmayan bu merakımın uyandırıp uyardığı sorularıma, yakın zamanda, Dr. Şıvan'ı ve mücadelesini çok yakından tanıyıp izleyen bir arkadaşın verdiği cevapların doğru ve isabetli olduğunu düşünüyorum. Aldığım cevabın birincisi, Dr. Şıvan'ın, onu tanıyan herkesin mutabık olduğu yüksek zekası ve enerjisiyle çok ama çok okuduğu ve bu alışkanlığının, yıllar süren  sürgünlerinin aşırı tecritinin de zorunluluğu içinde doruk noktasına çıktığı; sürgünler boyunca sürekli okuyup kendisini geliştirdiği yolundaydı. Bu cevabı tamamlayıcı hususun İkincisi, Dr. Şıvan'ın, çok iyi konuşamamakla beraber, okuduğunu iyi anlayabilecek kadar fransızcasıyla, düşünce tarihi ile toplumsal gelişmenin evrimine ilişkin teoriyi Fransız kaynaklarından da okuyarak, böylece Türk solunun etki ve ufkunu aşabilme olanağına kısmen kavuştuğuydu.

 

Artık, Dr. Şıvan'ın o döneme göre radikal sayılabilecek değişimine ve görüşlerine geçebilir; konuya T-KDP’nin amacı ile başlayabiliriz.

 

Part’nin temel amacı ile ilgili 3. maddesi, günümüzde Kuzeydeki Kürt hareketinin (değişik Kürt örgütlerinin) neredeyse ortak programatik amacı olabilecek niteliktetir:

 

“Partimiz Türkiye Kürdistan'ında yaşayan Kürt halkının kendi kaderini bizzat kendisinin tayinine hakkı bulunduğuna inanır. Bu amaca varmak için, Kürt milli varlığının resmen tanınmasını ve Kürt Milli Demokratik Hakları'nın istirdadını (geri alınma-SA) temel şart sayar.”[2]

 

Dr. Şıvan’ın, T-KDP’yi 28 Haziran 1970’de kurduğunu belirtmiştik. Parti kurucularının bazıları kuruluştan hemen sonra Parti’yi özellikle iki konuda eleştirmeye ve Parti’den uzaklaşmaya başlarlar. Bu iki konudan birincisi, partinin  ”miliyetçi”  olduğu yolundaki eleştiridir. İkinci konu ise, Parti’nin silahlı mücadeleyi benimsemesinin yanısıra somut olarak da bunun hazırlığını yapmasıdır. Bu sorun üzerine, T-KDP, kuruluşundan iki ay sonra, İstanbul’da, olağanüstü kongresini toplamak zorunda kalır. Dr.Şıvan, Parti sekreteri olarak bu kongrede, partinin kuruluşunu, program ve tüzüğünü tarihsel arka planlarıyla, günümüzde ve gelecekteki gerekleriyle adeta gerekçelendiren tarihi bir konuşma yapar. Bu tarihi konuşmada söylenenlerin büyük çoğunluğu, Kürt hareketinin 40 yıllık bir yığın yanlışından ve dolayısıyla ağır bedellerinden sonra, günümüzde büyük çoğunlukla doğrulanmıştır.  Her Kürt politikacısının anılan konuşmayı aşağıda belirtilen  internet adresinden bulup okumasını tavsiye ederim: http://www. kurdinfo. com/portre/s_aydogmus_Saitler_olayi.pdf

 

İşte Dr. Şıvan, anılan bu konuşmada yukarıda belirtilen program maddesini  gerekçelendirirken ”sorun” olarak görülen milliyetçiliği açıkça  savunur:

 

”Arkadaşlar! Bu maddede çok açık olarak ifade edildiği gibi, partimiz amacına (Türkiye’de Kürt halkının kendi kaderini bizzat tayin etmesine hakkı vardır) varmak için iki temel aşamayı öngörmektedir: ’Kürt milli varlığı resmen tanınmalıdır’. Evet, yukarda birkaç defa tekrar edildiği ve sizce de çok iyi bilindiği gibi, herşeyin başında, cunta iktidarlarının resmi ağızlarında biz mevcut değiliz! Yani Kürt Milleti yoktur! Eğer birşey gerçekten varsa ve mevcudiyetini de tarihin en eski devirlerinden beri günümüze kadar sürdürmüş ve bugün de yaşıyorsa; o şeyin bizatihi kendisinin varlığını ispat etmesi ve bunu kabul ettirmesi gerekir. İkinci etap: ’Ve Kürt milli demokratik haklarının istirdadı mutlaka gereklidir.’ Evet halkımızın millidemokratik hakları; zorbalıkla, kabalıkla ve kalleşçe gasp edilerek hasır altı edilmişlerdir. Bu temel haklarımız yani halkımızın milli-demokratik hakları istirdat edilmedikçe, asla halkımız kendi kaderini bizzat kendisi tayin edemez.

”Somut bir analizde, gerçek durumumuz nedir? Ve biz hangi vasıtalarla ve nasıl bir yoldan bu amaca varacağız? Hepimizin bildiği ve kabul ettiği gibi, ideolojimizin Temeli ve forsmotoru; mücadelemizin ana dinamiği milliyetçiliğimiz yani Kürtçülüğümüzdür. Yukarda, kısaca ’Millet şoven yani gerici milliyetçilik’ ve ’İlerici yani ezilen milletlerin milliyetçiliği’ üzerinde durmuştuk. Milletimizin geçmişi, tarihi, coğrafyası ve kültürü üzerinde bilgi sahibi olmak kadar; devrimci teori, sosyoloji bilimi, yaşadığımız zamanın durumu hakkında da bilgi sahibi olmamız gerekir. Zira devrimci teori ve bilimsel sosyoloji silahları olmadan, hiçbir zaman kendi milli mücadelemiz ve devrimlerimizle, dünya devrim ve mücadeleleri arasında dialektik bir bağ kuramayız; dolayısıyla da tarihi görevimizi anlıyamayız.”[3] (14)

 

Solun, Türkiye’deki siyasal sistemi, iktidar anlamında sistemin sahiplerini ve etkin güçlerini yanlış ve çarpık değerlendirdiği, bu nedenle de neredeyse tüm kanatlarının, sistemin yıkılıp dönüşmesinde Türk Ordusu'na “ilerici” bir rol yüklediği ve dolayısıyla da bilerek veya bilmeyerek cuntacılık yaptığı bir dönemde, Türk Ordusu'nu Ulusal kurtuluş ve demokrasi mücadelesinin karşısında baş hedef haline getiren aşağıdaki tespiti programlaştırmak, neredeyse olağanüstü bir saptamadır, öngörüdür ve bu da Dr. Şıvan’a kısmet olmuştur:

 

“Bu mücadele, (Kürt Ulusal mücadelesi kastediliyor- SA) az gelişmiş bir ülkede(Türkiye) iktidarı elegeçirmiş bulunan, askeri cuntaların (açık ya da kapalı) kontrolündeki ırkçı-turancı (subay-aydın) politik elitler ve bu elitlerin icra organı olup Türk milleti adına siyasi iktidarı sürdürdüğünü iddia eden zorba hükümetlere karşı verilmektedir. Zira biçimsel seçim oyunlarına rağmen, silik şahsiyetli sivil hükümetler de perde arkasında cunta guruplarının kontrolü altında bulunmaktadırlar.[4]   

 

Yine solun, somut koşullardan soyutlayarak çarpıttığı enternasyonalizmi, birlikte örgütlenmenin ana malzemesi yaptığı bir ortamda, ayrı, bağımsız örgütlenmeyi savunup gerçekleştirmek; yanısıra, solun işçi sınıfı populizmi ve dolayısıyla kuyrukçuluğuyla müzdarip olduğu bir dönemde, bir solcu olarak Kürdistan'ın özgün koşullarının ve dolayısıyla ulusal kurtuluş mücadelesinin, stratejik ve politik olarak sınıf  temelli  örgütlenmelerle başarılamayacağını savunmak ve bu yolda somut örgütsel ve programatik projeler üretmek, derin bir politik bilinç, kendine güven ve irade gerektiren görüş ve adımlardır. Dr. Şıvan bir Kürt solcusu olarak bu görüşlerin ve adımların da sahibidir.

 

”Bu soruya cevap aradığımız zaman, aksiyon şekli, strateji (aksiyon şeklinin temel yolu), ve taktik meselesi (Bir amaca varmak için belli bir stratejiye uygun geçici ve zik-zaklı hareketlerle, kaideler) karşımıza çıkar. Bildiğiniz gibi, bilhassa bu son yıllarda, Türkiye’de, tartıştığımız konuyla ilgili olarak, iki görüş piyasada belirmiştir: ’Kürt meselesi, sadece İşçi Partisi içerisinde çözümlenebilir. Çünkü Türk ve Kürt proleteryasının düşmanları aynıdır: Yani Amerikan Emperyalistleri ve onların ortaklarıdır. Amerikan Emperyalistleri ve onların yerli kapitalist ortakları yenilmedikçe ve iktidar da İşçi Partisi’nin eline geçmedikçe, Kürt halkı hiçbir zaman milli-demokratik haklarının sözünü edemez!..’

İkincisi ise şudur: ’Türklerin partileriyle hiçbir ilgimiz yoktur. Çünkü biz partiler üstüyüz; ve partilerin dışında çalışmamız gerekir... ’

Hiç şüphesiz, her iki görüş de baştan aşağıya yanlıştır ve sapmadır. Bu nedenle her ikisi de iflas etmiştir. Bu yanlış ve sapık saplantılar yüzünden, yıllardan beri Kürtçü hareketler aldatılmış ve adeta dondurulmuşlardır. Birinci görüşü Irak, Sudan, Pakistan v.s. de de deneyenler oldu. Sonuç sıfırdır. Çünkü, yukarda da söylediğimiz gibi, adı geçen ülkelerde gerçek iktidar sahipleri subay ve faşist aydınlar elitidir. Her ne kadar, bu elitin ekonomik (sınıfsal) temeli mevcut değilse de; bu şoven ve temelsiz (ekonomikmen) iktidar şekli, pekçok azgelişmiş ülkede bir gerçektir ve tarihi bir kategori olarak karşımızda duruyor. Çünkü bu ülkelerde Avrupa ve Kuzey Amerika’daki gibi milli burjuva sınıfları mevcut değildir…Bu nedenle de bize göre, Türkiye´de başlıca siyasi iktidar eliti olan subaylarla-faşist aydınlar yerine; önemsiz elit ya da sınıfları gerçek iktidar sahipleriymiş gibi yorumlayan her türlü görüş; ve stratejilerini bu görüşe uygun olarak tespit eden her türlü hareket, başarısızlığa uğramaya mahkumdur.

”Diğer taraftan, Kürt Halkı varlığını resmi bir şekilde kabul ettirmediği ve milli-demokratik haklarını istirdat etmediği müddetçe; Türk ve Kürt proleteryalarının birleşmeleri ve kader birliği yapmaları çağrısı, kitabi ve pratik değeri olmayan bir söz olarak kalır. Lenin de, Milletlerin Kaderlerini Tayin Hakkı.. adlı eserinde, birden fazla milletin yaşadığı ülkelerde ortaya çıkan dahili milli ezme tatbikatlarından bahsetmekte ve şöyle demektedir: ’Bütün dünya milletleri için tam hak eşitliği…Ve her millet serbestçe kendi kaderini bizzat kendisi tayin etmelidir.’ Aynı yapıtının (eser) 114. sayfasında, ezen (zorba) milletler hakkında, Lenin şunları eklemektedir: ’Bugünkü Rus kuşağının milliyetçi önyargılarına karşı gelmekten korktuğumuz için, eğer biz bu talebi ’milletlerin kendi kaderlerini serbestçe tayin hakını’ ileri sürmeyi unutursak, ya da bunda duraksama gösterirsek…dudaklarımızdaki ’Bütün dünya işçileri birleşiniz çağrısı utanmazca bir yalan haline gelir.’

”Arkadaşlar! Açıkça görüldüğü gibi, gerek teorik konum ve gerekse pratik deneyler açısından bu birinci görüşün yani ”Kürt millet meselesi ancak İşçi Partisi içerisinde çözümlenir… ” görüşünün tutar tarafı yoktur. Yani çürük, hayal ve sapmadır. Ola ki bazı oportünist ya da yılgın kimseler, sırf kendilerini mazur göstermek ve milli görevlerini unutturmak için, bu eski ve basmakalıp formüllerin paravanası arkasında halkımızı aldatmaya ve oyalamaya çalışıyorlar… Kanaatımızca bunun daha fazla ayrıntılarına girmek hem sıkıcıdır ve hem de yararı yoktur. Çünkü meşhur sözdür: ’Yanlış hesap Bağdat’tan döner.’ Evet, sonuç ortadır!..[5]

 

Dr. Şıvan’ın yukarıda işaret ettiği ikinci sapma ise,  Kürt ulusal hareketinin ”anti-emperyalist” ve ”anti Amerikancı” ilkeleri benimsemesi gerektiği ile ilgili görüş ve iddiadır.  

 

”İkincisi de yanlış ve sapmadır. Çünkü biz ne Türkiye’nin dışında ve ne de üstündeyiz. Evet, bizim için baş çelişki, dahili milli çelişkidir ve bu da Kürt halkının inkarıyla asimilasiyonun tatbikatından doğmaktadır. Milletimiz milli-demokratik haklarına yeniden sahip olmadıkça ve kendi kaderini bizzat tayin imkanlarından mahrum bulundukça, Amerika ile de direkt bir alış-verişimiz yoktur. Ne var ki; biz uyanık, bilgili, gerçekçi ve devrimci düzeyde; çeşitli münasebetler ve ilşikiler kurmak zorundayız. Biz hedefimizi net bir şekilde belirledikten, kendi gücümüze inandıktan ve ideolojik olgunluğa eriştikten sonra; niçin şuurlu ve muvakkat ilişkilerden çekinelim. Bir şartla ki, kendimizi teslim etmeyelim ve satmayalım. Halkımızın ve partimizin yararı uğruna; çeşitli ilişkilerin içine girebileceğimiz gibi, düşman içi çelişkilerden de mutlaka istifade etmeliyiz. Anlaşılıyor ki, bahse konu her iki görüş de dar, yanlış ve sapmadır. Bu sektan ve sonuçsuz tuzaklara düşmemek için, devrimci teori ve sosyoloji bilimi kadar; milletimizin geçmişi; tarihi, etnik coğrafyası ve yaşadığımız zamanın durumu hakkında da derinlemesine bilgi sahibi olmamız gerekir. Nasıl ki, devrimci teori bilinmediği zaman ”duygusal ve dar milliyetçiliğe saplanılıyorsa…”, şayet bu sonuncu bilgilerden (milletimizin geçmişi ve tarihi, etnik coğrafyası ve günümüzün durumu…) yoksun olursak, o zaman da yüzdeyüz ”sol sapma ve sol sektanlık… ” bataklığına saplamak kaçınılmazdır. Şayet, biz gerçekten sağlıklı bir çalışma ve mücadele arzuluyorsak, o zaman herşeyden önce şu yukarda bahsi geçen her iki hastalık ve tuzaktan, kendimizi ve tüm üyelerimizi dikkatle koruyalım.”[6]

 

Tüm bu nedenlerledir ki, ”anti-emperyalizm” ve ”anti Amerikacılık” ile ilgili konular, T-KDP programının 7. Maddesi’ne şöyle yansımıştır:

 

“T-KDP, emperyalizmi ve özellikle günümüzde ortaya çıkan bazı azgelişmiş ülkelerdeki dahili milli-sosyal çelişkileri, bilimsel metotlarla analiz eder: Giriş bölümümüzde kısaca belirtilen dahili milli çelişki çözülemediği yani Türkiye'de Kürt halkının inkârı ve demokratik milli haklarının gaspı şeklinde ortaya çıkan dahili milli ezme tatbikatı sona ermediği müddetçe Kürt halkının dahili muhalefet potansiyelini münhasıran, ‘MİLLETLERARASI EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞ!' alanına kanalize etmek isteyen tüm fikri ve aksiyoner çabaları kötü bir tuzak ya da fahiş bir yanılgı olarak telakki eder.”[7]

 

Dr. Şıvan’ın, yukarıda belirtilen aynı konuşmasında, Türk milliyetçiliğinin Kürt düşmanlığından beslenen temel karekteri ile parlamenter mücadele ve Türk Parlementosu’nun Kürt milli mücadelesindeki yeri/rolü ile ilgili görüşleri ise şöyledir:

 

”Arkadaşlar! Somut bir analizin sonucunda, halkımızın milli demokratik haklarının istirdadı için; milli bir yolla program ve milli bir teşkilat öncülüğünün zarureti, kesinkes olarak açıkça ortaya çıkmaktadır. Bazı oportunist ya da safdil kimseler, yıllardan beri parlamento ile ve kemalist partilerle halkımızı oyalayarak o’nun milli potansiyelini israf etmek istemektedirler. Evet, 1946 yılından bu yana, Türkiye’de şekli oyuncakları andıran birtakım piyasa partileriyle, hiçbir pratik değeri bulunmayan yalancı bir seçim oyunu vardır. Fakat, bugün biraz izan sahibi ve uyanık olan herkes çok iyi bilmektedir ki, perde arkasında ve bazan da çok açık  olarak (27 Mayıs 1960) hükümet darbesi ve o’nu takip eden olaylar…), yine de subaylarla faşist bürokratlar ve bunların cuntaları, siyasi iktidarın sahibi olmakta devam ediyorlar. Bu gerçeğin yanı sıra, 25 yılı aşkın bir zamandanberi; bazı Kürt aydınlarıyla milliyetçileri, hala yılgınlık ve gevşeklik uykusundadırlar. Ya gerçekten bunların beyinleri donmuştur, hiçbir zaman doğru ve bilimsel bir analiz yapamazlar ve hatta anlayamazlar; ya da kişisel yaşantıları dolayısıyla kemalistlerin ortakları olmuşlardır. Ve bu nedenle de bize her gün sivil hükümetlerin, piyasa partilerinin ve parlamento arpalığının hikayesini okumaktalar. Zira bunların yaşantıları ve ilişkileri, faşist düzenin gereklerine uygun bir şekilde düzenlenmiştir. İşte bu durumda olan bayların, kendilerini korkaklıktan, ödleklikten ve yılgınlıktan kurtarabilmeleri çok zordur. Ne var ki, bir köşeye de çekilmiyorlar: Hem Kürt olduklarını hatta su katılmamış Kürt milliyetçisi olduklarını söylerler ve hem de Kürt milli haklarının ve onurunun istirdadı uğrunda hiçbir tehlikeyi, fedakarlığı, feragati ve kesin sonuçlu mücadeleyi göze almamaktadırlar.”[8]

 

Dr. Şıvanın kırk yıl önce oluşturduğu bu stratejideki prensipler, günümüzdeki Kürt harerketi tarafından önemli oranda benimsenen prensiplerdir. Ancak Kuzeyin Kürt hareketi olarak son 35-40 yılda tüm bunlardan çok farklı prensiplerle çok farklı şeyler yaparak büyük bir bedel ödedik.

 

Bu niçin ve nasıl oldu?

 

Zira Sömürgeciler, diğer milletler gibi milletleşip devletleşmememiz için, toplumumuzun her alandaki yapısını, dokusunu bozdukları gibi, milletleşmenin doğrudan misyonunu üstlenen politik süreçlerimize de daha bir kaba müdahalelerde bulunmuşlardır ve hâlâ da bulunuyorlar. Dolaylı veya dolaysız, bizi, belirtilen alanlarda yanlış yönlendirmeye çalışıyorlar; hatta gerektiğinde belli başlı kadrolarımızı öldürüyor veya öldürtüyorlar. Böylece ideolojik, politik ve örgütsel birikim, istikrar ve sürekliliğimizi bozarak, bizi etkisizleştirmeye çalışıyorlar.

 

 “İki Sait Olayı” tam da böyle bir olaydır.

 

Bilindiği gibi, 1970li yılların başında, İki Saidin bilinen o trajik yokluğunda,  partileri de süre içinde etkisizleşerek yok olup gittiler. Böylece Kürt hareketi, Kuzeyde,  1970li yılların çok elverişli ulusal ve uluslararası koşullarına, yine politik ve örgütsel olarak önemli dezavantajlarla girdi. Cumhuriyet sonrasındaki ayaklanmalar sonrası dönemin zaten az sayıdaki bilinçli ve tecrübeli liderlerini ve kadrolarını kaybettiği için, hareket, neredeyse tümüyle sosyalizmi benimseyen gençliğin öncülüğüne geçti. Bilinçli olarak tırnak içinde kullandığım bu sosyalizm öyle bir sosyalizmdi ki,  ideolojik ve politik olarak Kürt halkının güçlü milletleşme iradesinin en doğal ideolojisi olan milliyetçiliğe adeta küfrediyordu. Yanısıra Kürtlerin Türklerden ayrı örgütlenmeleriyle ilgili pratik adımları tekrar tartışma konusu ediliyor ve nihayet çoğunlukla ayrı örgütlenilse de örgütler, çoğunlukla Kürdistanın ve Kürt toplumunun ekonomik, sosyal, politik koşul ve ihtiyaçlarıyla bağdaşmayan ve Kürdistanda da neredeyse hiç olmayan işçi sınıfına ve onun ideolojisine dayandırılıyordu.

 

 Kısacası enternasyonalleşen Kürt hareketi,  daha kendi vatanını işgalden kurtarıp özgürleşmeden, varolan enerjisinin ve gücünün çoğunu, TC’den çok, Emperyalizme, Amerika’ya vb. güçlere karşı yönlendiriyor; yani dünya’yı “vatan” belleyerek özgürleştirmeye(!) çalışıyordu. Kürtler, daha kendi ulusal marşını öğrenmeden, bu marşı doyasıya söyleyip bağırmadan; Enternasyonal marşını söylemeye başlıyordu.

 

Açıktır ki,  belli koşullar içinde politik görevlerini ve yapabileceklerini, içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve dolayısıyla siyasal koşullarla gerçekçi ve doğru bir biçimde bağlayaman bir sol, kendi anlayışını dogmatizm ve iradecilikle  zehirleyerek sonuçta ucube bir sola dönüşecek ve ulusal kurtuluş mücadelesinde üstüne düşen rolü oynayamayacaktı.

 





Yayınlama 2010-03-10 19:28:00
114 kez okundu.

Copyright © by Zincirlikuyu.net
Tüm Hakları Saklıdır.

[ Geri Dön ]



Sitemiz PHP-NUKE Tabanlıdır.
Copyright © www.zincirlikuyu.net - Bütün hakları saklıdır!
PHP-Nuke Copyright © 2005 by Francisco Burzi.