Savaş ve ölüm, Türkiye’nin şifa bulmayan yarasıdır. Ne yazık ki bir toplumun, aldığı ölüm yaraları çok fazla olunca o toplum kolay kolay iflah olmuyor. Ölüm son çizgi olmuyor çoğu zaman ve hep başka ölümleri çağırıyor. Ölüm, ölen insanın yaşamına çekilen son duvar. Ama bu duvarın ötesinde ağlayan, kin ve intikam duygusuyla beslenen militarist bir dünya bırakıyor. Bu militarist dünyanın ortasında savaş karşıtlığı, sivil itaatsizlik kimseyi ilgilendirmiyor. İnsan doğal durumuna geri dönerek birbirinin kurdu oluyor. Olanağım olsa savaşı isteyen Türkleri ve Kürtleri büyük bir meydana toplar ellerindeki modern silahları alır kılıç kalkan verirdim ve hadi birbirinizi öldürün derdim ve bunu savaş isteyen tüm toplumlar için yapardım.
İnsan niye savaş ister, niye bile bile gidip ölüm duvarına çarpar. Bu mantığı anlayan biri varsa beri gelsin. Kürt’ler çocuklarını dağa, Türkler’de çocuklarını askere gönderiyor. Her iki tarafta militarizmin ayaklarına kapanıyor ve kendilerine ait olmayan topraklar için savaşıyor. Oysa bu topraklarda onlardan önce insanlar vardı elbette onlar da savaşıyordu ama bu topraklar onların da değildi. Bu paradoks bir yeri kendi ait kılma saçmalığı oldu hep. Kimse çıkıp demedi ait olduğumuz yerler için niye savaşıyoruz diye? Bu soru kimseyi ilgilendirmedi. Aynı toprağa gömülen insanlar aynı topraklar için savaşıyor. Bu aptal savaş bir türlü bitmiyor. Bir taraf, öbür tarafın ölülerine saygı göstermiyor, sadece toprak ayrımcılık yapmadan tüm ölüleri kabul ediyor. Kazanan kim derseniz; “her iki tarafın savaş baronları” derim
Askere giden her genç ölüm duvarına çarpacağı endişesini yaşıyor. Yaşamın kıyısında sabaha uyanma düşleri kuruyor. Anneler ve babalar kulakları telefon sesinde ölüm haberi bekliyor. Tuzu kuru insanlar da kendilerini savaştan uzak sanıp, kolayca savaştan söz ediyorlar… “Şanlı ordumuz yenilmez” diyorlar. Savaş nereye kadar? Ölümler nereye kadar?
Hangi toprak insanın hayatından daha değerli? Kanla sulanmış, insansızlaştırılmış toprak neye yarar? İnanılmaz bir körlük yaşanıyor. Yaşadığımız topluma öylesine yabancıyız ki üzerimize bombalar yağarken bile milliyetçi sloganlar atıyoruz. Çünkü vicdan ve savaş arasında sıkışıp kalmak bu toprakların ruhunda var.
Dünyamıza her gün bombalar yağıyor. Hiçbir insanın katlanamayacağı kadar acı dolu hayat. Ülkemiz zindan gibi. Dağlara bomba yağıyor. Dağlara düşen ateşin kıvılcımı kentleri yakıyor. Katlanın! Her türlü ölüme, savaşa, kıyıma, darbeye katlanın deniyor. Bu kadar darbeye nasıl katlandığımızı anlayabilmiş değilim. Oysa her darbeye katlanmamalı insan.
İnsanın mutlu olabileceği tek yer kendi toplumu, kendi kökleridir. Kendi köklerimize tutunup yaşama şansımız elimizden alınıyor. Dilimiz, inançlarımız talan ediliyor.
Oysa her insanın yaşamı kutsaldır. İster Kürt, Türk, Arap ya da Yahudi, Ermeni olsun barış ve adaletin egemen olduğu bir dünyada yaşama hakkına sahiptir. Kimse dilinden, dininden, ırkından dolayı öldürülmemelidir. Bu topraklarda çok kan aktı, akmaya devam ediyor. Gencecik Türk ve Kürt gençleri birbirini boğazlıyor. Generallerin, siyasetçilerin ve kışkırtan medyanın ne kadar umurunda acaba bu gençlerin ölümü?
Bakın tv kanallarına öyle korkunç ki söylemleri, insanın aklı duruyor adeta. Savaşı ruhunda hissetmemiş, evine ateş düşmemiş “tuzu kuru” insanlar tv kanallarında savaşı kışkırtıyor. Ağzı gözü boyalı bir sunucu süreci değerlendiren konuklarına şöyle diyor; “Biliyoruz ki şanlı Türk ordusu üç beş teröriste pabuç bırakmaz. En kısa sürede püskürteceklerdir terörist saldırıları.” Oysa böylemi olmalı…
Barış için ne gerekiyorsa yapılmalı, ülke insanı yediden yetmişe barışa hazırlanmalı. Bu kör dövüşü sona ermeli, yıllardır akan kanın durmasını istiyoruz. Türk ve Kürt gençlerinin yaşaması için acilen “BARIŞ CEPHESİ” oluşturulmalı. Diyebilirdi. Demiyor, diyemiyorlar çünkü vicdan ve savaş arasında, bölünme paranoyası arasında sıkışıp kalmış düşünceleri. Ve savaşın savaş meydanının ne olduğunu bilmiyorlar. Ölüm belki kurtuluştur. Savaş meydanında gözünü, kolunu, bacağını yitirmenin ve bir ömür kaybettiği uzvunun acısıyla o anı düşünmenin acısını kim bilebilir kim? Çünkü savaşan kendi çocukları değil… Çünkü onlar savaşa çok uzak sanıyorlar kendilerini. Oysa bu savaş bir gün onların çocuklarını da vuracak. Acilen “Barış Cephesi” oluşturulmalı yoksa hepimiz akan kanda boğulacağız.
Cennet Bilek
Bu yazı 2010-06-22 saat 19:10:29 eklendi ve 116 defa okundu
Söz sizde, neden sizde bir yorum eklemiyorsunuz? Yorum Ekle