İlkel bir milliyetçilik, eskimiş bir devlet ekonomisi anlayışının harmanlandığı bir politika ortaya koyanlar, bunda bir adım öteye gitmeye cesareti olmayanların vardıkları nokta ibret vericidir. Ordunun siyaset üzerindeki etkisini savuna gelenler, elbette kürt sorununda da çözüm doğrultusundaki gelişmelere karşı çıktılar. Dini özgürlüklerin, hakların güçlendirilmesine itiraz ettiler. Yüzyıla yakın bir süreçte gelinen nokta herkesçe bilinmektedir. 40 milyar dolar cari açık, 276.5 milyar dolar dış borç, bitmemiş yollar, çarpık kentler, 1,8 milyon kişi açlık sınırında, 20 milyon insan yoksulluk sınırında bir gelirle yaşamakta. İşsizlik kentlerde % 15.6 kırsal kesimde % 10’ lara varmaktadır. % 9 gibi ciddi bir sayıyı teşkil eden engelli vatandaşlarımız için ciddi bir proje henüz yoktur. Sağlık, konut, istihdam, tarım, hayvancılık gelişmiş ülkelerdekinin çok gerisindedir.
Eğitimde de durum farklı değildir. Yazı ilk defa bu coğrafyada bulunmuş Sümerler tarafından (M.Ö.3200) tarihinde. bugün kadınların hala büyük bir bölümünün okuma yazma bilmediği bu coğrafya üzerinde yaşayanlar; anadilinde eğitim yapma hakkına sahip değiller. Büyük çoğunluğu mesleklerden yoksundur. 139 üniversitenin olduğu bir ülkede, nüfusları 13 milyon civarın da olduğu söylenen kürd vatandaşlarının dil kültür ve edebiyatlarıyla ilgili bir fakülte ve enstitü bulunmamaktadır. Türkiye’de 350 bin civarındaki mühendis gurubundan 100 bini bugün işsiz durumdadır. Artık gerisini siz düşünün. Bunlar bilinmeyen meseleler değil, yazmamın sebebi artık bundan sonra bunların, “insanlığa karşı işlenmiş suçlar” kategorisine alınmasıdır.
Milyonlarca insanın mutsuzluk içinde yaşamasına neden olan iklimin sahipleri, unutmasınlar ki, kaderleri hakkında karar verdikleri insanların, birgün “hayır,ben senin bu kararlarına ve düzenine katılmıyorum” diyecekleri günler gelecektir. Bunun adı, örgütlü toplumun özgürlük, eşitlik ve demokrasi talebi olacaktır. Birleşmiş milletlerin görevlendirdiği güney Afrikalı yargıç, Richard Goldstone GAZZE’deki ablukayı inceledikten sonra, 15 eylül 2009 da şöyle diyordu.” Gazzelilerin; beslenme, çalışma, barınma, içme suyu, eğitim, hareket serbestisi ve adaletten yararlanma haklarının kısıtlandığını, ve bunun için “insanlığa karşı işlenmiş suç” tanım ve duyurusunu yapmıştı. Masum insanlara karşı uygulanan bu insanlık dışı baskıların nereden gelirse gelsin, uluslararası ilerici kuruluşlar harekete geçirilerek cezalandırılması, akılcıdır. Doğrudur.
Yeni ve güzel olanı yaratma, dizayn etme, projelendirmeyle olur. İnsan zeka ve yeteneklerinin emekle birleştirilmesinde güzel şeyler ortaya çıkar. Bilgi, araç gereçler, mali analiz, zamanlama yapılarak ve net hedefler belirlenerek yapılır. Toplumsal ilerleme projelerinin, önemli bir özelliği de şüphesiz ekseninde insanın yaşamı ve refahı olmasıdır. İlerleme, eşit paylaşımla paralel yürütülür. En önemlisi barış ortamında başarıya ulaşırlar. Bugün ülkemizde iktidarlar, yukarıda saydığımız gerçeklerin önemini kavramalıdır. Kavga ve yoksulluk yok olmanın birer bileşenleridir.
Emperyalizmin sömürü ve baskı düzenine karşı birleşerek emek cephesinde; Tüm olumsuzluklara rağmen, Türkiye barışı, refahı, ve ilerlemeyi yakalamalıdır. Bunun için de büyük bir potansiyele sahiptir. Şimdiye kadar bu avantajını kullanma başarısı gösteremedi. Bundan sonra göstermek zorundadır. Çünkü; dünyanın bu en güzel coğrafyasında, daha ne kadar zaman, ÖZGÜRLÜK OLMADAN, EŞİTLİK OLMADAN, BARIŞ VE DEMOKRASİ OLMADAN YAŞAYABİLİRİZ. “İnsanlığa karşı işlenmiş suç” duyurusunu beklemek gerekmez. Hepimize ciddi görevler düşmektedir. Birlik için, özgürlük için, eşitlik ve adalet için el ele vermeliyiz. Çok çalışmalıyız. Bunun adı, red ve inkardan vazgeçmedir, bunun adı kalkınmış olmaktır. ülkenin kaynaklarını bu ülke için eşit bir şekilde kullanmaktır. Bunun adı, her türlü emperyalist sömürü ve baskıya karşı; özgürlük ve demokrasidir. Gerek birey, gerekse toplum olarak, yakın ve güzel bir gelecekten asla vazgeçmeyeceğiz. Tüm dünya alem böyle bilsin.
H.HASAN TUZCU-02.06.2010