Sevgili Ahmet Altan Kürtlere çağrı niteliğinde “Kürtler ve Demokrasi” makalesini yayınladı. Kendi üzerime almadım desem de, sonuçta ruhumun, bedenimin ya da bilincimin ötelerinde bir şeyler depreşti.
Belki de aslında vesile oldu veya cesaretlendirdi de hemen herkesin kalem oynattığı, fikir beyan ettiği bir konuya ben de daldım.
Doğrusu artık “Kürtler” adına siyaset yapan, yapıyor görünen ve yaptığını iddia eden birçok siyasetçiyi dinlediğimde, ne yalan söyleyeyim birçok kere yüzüm kızarıyor, bunalıyor ve daralıyorum.
Nedenini hemen söyleyeyim: Bir zamanlar saf, temiz duygularla inandığımız değerlerin tersini dillendirdikleri için. Kendi zıtlarına dönüştükleri için.
Bugün parlamentoda olsun, parlamento dışında olsun Kürt orijinli siyaset yapan aktörlerin argüman, üslup, yöntem hatta davranışları bile geçmişte Türk ırkçılığının sembolü olan siyasetçileri andırıyor.
Bizler çocukluk yıllarımızdan başlamak üzere ileri, çağdaş değerleri örnek aldık. Bu amaca ve içeriğe sahip müzikler dinledik, romanlar, şiirler, denemeler okuduk. Bilimi önemsedik. Güzel insanları, tarihsel değeri olan sanatçıları, aydınları, yazarları sevdik, araştırdık, izledik.
Benim içimde olduğum kesim “Devrimcilik”i “Kürt” sosuna buladı, “Kürt Solu” kervanına daha çocukluk yıllarında devam etti.
Nazım Hikmet’in şiirlerini ezberledik, Ruhi Su’yu huşu ile dinledik, Yaşar Kemal’e özendik. Tabi bir yandan da Cegerxwîn’i, Mihemed Şêxo’yu, Şivan’ı severek okuduk, dinledik.
Dünya klasiklerini, dünya devrim tarihini heyecanla okuduk.
Dünyayı tanıdıkça kendimize yöneldik, kimliğimizin bilincine vardık. Çoğumuz Türkçe’yi sonradan öğrenmiştik, annemizden öğrendiğimiz dil Kürtçe’ydi.
Aynı ilçede yaşayan komşu, hısım, akraba ve hemşeriler çeşit çeşit tandansta siyasal akımların etkisine girerek, hasbelkader veya değişik sosyolojik sebeplerden dolayı yıl 1980’e evirilmek üzereyken “Mahalle”lere, “Kamplara” ve “Mevzilere” ayrıldık. Aynı harmanın mahsulü olan bizler, kimimiz “Kürt Sol”u, kimimiz “Türk Sol”u, kimimiz “Kürt İslamcı”sı, kimimiz “Milli Görüş”çü olduk.
Aslında o kampa değil bir başka kampa da rahatlıkla dahil olabilirdik. Nitekim o zamanki biz çocukluk arkadaşlarından otuzdan fazlası sol, Kürt-sol ve İslami akımın etkisine girdik. O dönemki kuşağımız veya ağabeylerimizin ağabeyleri bugün Kürtler adına veya “İslam” adına hâlâ iddialı bir şekilde siyaset yapıyor.
Velhasıl geldik bugüne!
Önce insan olmak
Kendi adıma söyleyecek olursam, işin doğrusu yaşadıklarım, okuduklarım, dinlediklerim, tecrübelerim, tanıklıklarım beni çok sade bir gerçeğe ulaştırdı: Aşık Veysel’in saz çalma ile ilgili anekdotu!
Derler ki, bir gün üstada demişler ki herkes saz çalarken parmaklarını ileri geri oynatır, seninkiler neden sabit durur? Üstat, “Herkes benim bulduğum şu noktayı arıyor da” demiş.
Sade gerçeğe geleyim hemen: İnsan Olmak.
Kürt olmadan, Türk olmadan, Müslüman olmadan, sağ olmadan, sol olmadan ve daha birçok şey olmadan önce insan olmayı becermek lazım.
Her ne olunacaksa önce insan olmak bizim Türkiye huriyeti Anayasamızın en ortak, en temel ve en bağlayıcı madde, yani toplumumuzun “Çimento”su.
Neden bu noktadayım
Kendime sorguluyorum: Neden şu an olduğum noktadayım. Soruların ardı arkası kesilmiyor. Vicdanım büyük bir mahkemeye dönüştürmüş durumdayım. Bu mahkemeden hep tek ses haykırmakta. İnsan olduğun için, insana değer verdiğin için buradasın.
Biliyorum, daha ilk gençlik yıllarında bir kampa dahil olurken, samimi ve insan sevgisine dayalı duygularla dahil olmuştum. Ve adım gibi eminim diğer kampa dahil olan arkadaşlarım da aynı duygu ve düşüncelerle farklı “Mahalle”lerde yer almışlardı.
Yani durduğum yerden memnunum. Vicdanım çok rahat, hatta durduğum yerden o kadar memnun ve mesudum ki; Allah korusun, ya kazara bugün statükocuların, darbecilerin, faşizm kokan sol boyalı Kürt siyasetçilerinin yanında dursaydım!
Ben Ahmet Altan’ın sesini, o güzel ilk gençlik yıllarımda huşu ile dinlediğim Ruhi Su’nun “Bu Nasıl İstanbul” şarkısı kadar seviyorum. Ben Mümtaz’er Türköne’nin ve Doğu Ergil”in lafzını Hozan Şıvan’ın “Ey Heval Robson-Ey Robson Yoldaş” şarkısı kadar insancıl buluyorum.
Deniz Baykal’ın, Devlet Bahçeli’nin, Emine Ayna’nın sesi bir zamanlar bizi ürküten, bize korkunç gelen, tüm Türkiye’de, özellikle de Doğu ve Güneydoğu’da kabûsa dönüşen ölümün sesini anımsatıyor. O sesin içinde hapsoluyorum. Dipsiz bir kuyuyu anımsatıyor öngörüleri, sloganları ve argümanları...
Bana öyle geliyor ki, parlamentoda Kürt eksenli siyaset yapan ve İmralı’ya ayarlı olduğu gizlenmeyen aktörlerin sesi; acıların, darbecilerin ve Türkiye’yi gerilere doğru götürmek isteyenlerin tek sesli korosundan daha kötü bir vokaldir.
Sistemlere kurban edildik
Kimine göre İttihat ve Terakki’den beri, kimine göre 1960’tan beri, kimine göreyse 1980’den beri ülkemiz, toplumumuz, bütün örgütler, bireyler ve hepimiz dünya kapital sisteminin paylaşım masasında planlara, projelere, paktlara ve bilcümle toplumsal mühendislik çalışmalarına kurban edildik.
Yüz binlerce ölü.
Sağdan, soldan, askerden, gerilladan, İslamcıdan her kesimden.
Deniz Gezmişler, Sabahattin Aliler, Mustafa Suphiler, Atıf Hocalar, Şêx Saidler, Saîdî Nursiler, Gün Sazaklar, Adnan Menderesler, Adnan Kahveciler, Vedat Aydınlar, Musa Anterler, Uğur Mumcular, Doğan Özler, İzzettin Yıldırım Hocalar ve daha yüz binlerce insanımız...
Erdal Eren adlı gencecik insanın katli yüreğimi burkuyor.
Ama Erdal Eren’in yaşını büyütüp astıran paşa’ya bile acıyor ve üzülüyorum. Şu an Ergenekon Terör Örgütü suçlamasıyla içerde yatanlar ve başka mahkemelerde yasadışı bir şekilde insan öldürdüğü iddiasıyla yargılanan rütbeli askerlerin bile bu ulusal ve uluslararası sistemlerin kurbanı olduğuna inanıyorum. Kürtlerin sorununu ulusal ve uluslararası bir sisteme dönüştürüp binlerce insanı bu davanın katili ve maktulü haline getiren sistem ve çarklar gibi.
Sonuç
Yeni bir sayfa açmaktan başka seçenek yok.
Elbette suç ve ceza olmalı. Ama bu ülke “Toplumsal barış ve “ama”sız demokrasi” ihtiyacı çok daha gerekli ve acildir.
Bu şans Başbakan Erdoğan Hükümeti’ne nasip olabilir. Ama siyaset kurumunu sanatçılar, bilim insanları, sendikacılar, öğrenciler, iş insanları kısaca tüm halk desteklemeden nasıl olur? Siyasetçilerin daha da cesur olabilmesi için her kesimin fedakârlık göstermesi, “Değerlerinden ve doğrularından” ödün vermesi gerekmez mi?
HASAN KAYA
İstanbul Kürt Enstitüsü Eski Başkanı
hasankaya47@hotmail.com
Bu yazı 2010-05-22 saat 16:55:36 eklendi ve 231 defa okundu
Söz sizde, neden sizde bir yorum eklemiyorsunuz? Yorum Ekle